
berdel 1
Doru taylar koşar,
Adı gönül dağlarında.
Çayır çimen kan olur irin olur akar.
Toza dumana umut karışır.
Iğıl ığıl çamur yağar gök kubbeden.
Barış adı, bedel diye kesilir,
İki tarafı bilenmiş bıçaklarla,
Oysaki özgür taylardık biz
Satın alınamazdık yeşil kağıtlarla.
Süslü çeyiz sandıklarından çıkardık sevinçlerimizi
Allar yerine karaları seçtik,
Koşmak yerine, asma kilitler vurduk bedenimize
Biz berdel edilenler kına yerine,
Kana batırdık ellerimizi.
Analarımızın ellerine göz yaşlarımız bulandı.
Çıkarken erkinlik evimizden,
Bize sunulandır satılmışlığımızın ödenmişliği.
Şahmeran 
berdel 2
Bir mermi sesi
çocukluğumun tam ortasına düşer
On beş yaşındayım bu davayla tokalaşalı
Yaşıtlarım sokakta kovalamaca’ da
Ben yeni tanışmışım soğuk bir makine ile
Dostumuz yok, düşmanımız pek çok
Dudaklarımda koyu kırmızı bir mühür
Gelecek hayallerim berdel edilen çeyiz sandıklarında
Yüz görümlüğüm celladımın sol cebinde
Boynumda ağabeyime sıkılan kurşun kolye
Kirpiğim kaldırıp bakamam namertlere
Ardında bir delikanlım ver ağlamaklı
O suskun ben suskun…..
Kanlı duvağımı örterler yüzüme
Anamın göz yaşları yüreğinde, elleri kızıl kına
İki evlat kaybetmiş bu davada
Adım neşe değil bundan sonra
Bıçak kesse akmaz kanım,kalbim yiğidimde
Bedenim hainin ocağında bedel öder…
Bu davayı çözmek ancak benim bir masuma düşer.
şahmeran..
şiirlerle berdel....(?)
B. Garibowski
Elma ağacının altında çektirmişiz bu fotoğrafı, güneş lekeleri düşmüş yüzümüze, yaprakların arasından ince , tozlu bir ışık demeti kahverengi saçlarında dalgalanıyor, kolunu omzuma atmışsın, boyun benden uzun, her konuda olduğu gibi bu konuda da yükseksin benden , gülümsemişsin, ne kolay yapardın bunu, bense yine yüzüme yapışmış o giderilmez keder ifadesiyle susmuşum, dargın mavi bakışlarımda yanlış anlaşılmış bir hüzün...
* * *
Yüz metre koşuda seni geçtim ama hiç hafiflemedi yüreğimdeki ağırlık, masum bir genç kız gibi bakardın insana.Ne yapsam karşında suçlu ve bozukmuş hissederdim kendimi. Sen ne kadar zarif, efendi bir çocuksan ben, nobran, gözü kara ve kaba bir serseriden başka birşey değildim aslında. Yine de , dışardan bakanın anlayamayacağı, garip, sözcüklerle açıklanamayacak cinsten bir bağ vardı aramızda, '' derinlerden geçen akıntı sular gibi'' , derdin hep, bu sözü de senden alarak kompozisyon ödevinde kullanmıştım da hani edebiyatçı - Neriman hanım mıydı , hatırlarsın benden nefret ederdi, sana bayılırdı- bana yine de iyi bir not vermemişti...
İnsan sana bakınca duru ve serin bir kaynak suyunun başına varmış gibi olurdu, bunu bilirim...Sonra senin yanında dikilen bu asık suratlı çocuğa çevrilirdi gözler ; ''sen ne arıyorsun bu prensin yanında ...''diye aşağılayan gözler, onları da hiç unutmuyorum...
Çocukluğumuz da beraber geçti...Her şey ne güzeldi o zamanlar, kumdan yollar yapardık uzayıp giden, senin büyük kamyonun durmadan kum taşırdı inşaatımıza, benim traktörüm de iyiydi ama, bazen tekerlekleri fırlasa da, ne yapayım, babam ancak onu almıştı, senin amcan gibi benim de Almanya da çalışan akrabam olsaydı , neyse sonra savaşçılık oynardık, ikimiz de kılıç ustasıydık elbette, bazen de Teksas ' ta kovboy, tabii - evet gerçekten bu da garip- sen hep kasabanın şerifi olurdun ben de banka soyguncusu ya da '' pis bir katil '', rollerimiz hiç değişmiyordu, sanırım o zamanlarda bile kabullenmiştik bize biçilen rolleri, ah o günler belki de tek mutlu günlerimdi benim, daha dünyanın altında böcek gibi ezilmemiştim yani, daha insanlardan bu kadar nefret etmiyordum, ben de soygun işini bırakıp yanında bir kanun adamı olabilirdim umuduyla yaşıyordum, kimbilir, oysa senin mutlu günlerin uzayan yaz günleri gibi sürüp giderdi, şimdi ortaokuldaki yüzünü görüyorum, pürüssüz, aydınlık yüzünü, kızlardan yakanı kurtaramazdın, seninle oturmak isterlerdi sırada, ders çalışmak bahanesiyle kapını aşındırırlardı durmadan, ben yine yanındaydım hep, insanlar bana, kurtulman gereken bir hastalık olarak bakarlardı ve günü gelince de beni sepetleyeceğini düşünüyorlardı sanırım....
Oysa biz yapışık ikizler gibi ayrılmıyorduk birbirimizden...
Senin yanında her zaman oyunlarımızdaki pis katildim ama... Kabullenmiştim bunu galiba, seni kaybedersem benimle kimse arkadaşlık etmezdi sanırım, annesi başka bir adamla kaçıp gitmiş, babası durmadan kafayı çeken bir çocuktum ben, işte bu yüzden günahkardım o zamanlar, iyi çocukların uzak durması gereken biriydim elbette, merak ediyorum senin annen de yasaklar koymamış mıydı sana bu konuda, bunları hiç sormadım, sen de hiç anlatmadın, zaten anne sözcüğünü o büyük sezginden olacak hiç kullanmazdın sen, beni bikere derenin kenarındaki söğütlükte dövmeye başlamışlardı sen geldin, hepsine meydan okumuştun ve sonunda ikimiz de çok sıkı sopa yemiştik o gün, sanırım o gün yeryüzünde sevebileceğim tek dostumun sen olduğunu anlamıştım.
İyi top oynardık, ve sen daha iyiydin, benim hatalarımı kapatmak için sahada nasıl çırpındığını anımsıyorum, ne yapayım dostum, bir lanetin, öfkeli kapkara bir göğün altında büyüyordum ben, henüz derdimi anlatabileceğim sözcüklerim yoktu yanımda, türkçenin keskin, odun gibi küfürleriyle tutunuyordum dünyaya, işte bir de sen vardın, okul penceresini kırdığım gün suçu sen üstlenmiştin, o aşağılık müdür, camı kıran sen olunca saçını okşayıp '' neyse dikkat et bir daha...'' demişti, benim yaptığımı anlasaydı yiyeceğim dayağı düşün, söylesene kim koruyacaktı beni, hakkımı kim arayacaktı, annesi bırakıp kaçmış bir çocuğun derdini hangi şefkatli tanrı üstlenecekti, babam yolunu bulmaktan aciz bir ayyaş olarak meyhane köşelerinde sürünüyordu, abim her şeye küsüp İstanbul'a kaçmamış mıydı, her şey ve herkes bırakmıştı beni, sizin yazları gittiğiniz bir caminiz vardı, bezlere sarıp koltuklarınızın altında bir bomba gibi tedirginlikle taşıdığınız kutsal kitabınız vardı, geceleyin korktuğunuzda fısıltıyla okuduğunuz dualarınız, evet, ne diyebilirim, o zamanlar da hep çelişik duygularla bakardım sana, senden nerfet mi ediyordum yoksa ölçüsüz, sınırsız bir sevgi miydi sana duyduğum, bundan, şu cümleleri yazarken bile emin olamıyorum sevgili dostum, onca iyilik çok kolay düşman etmiş olabilir beni sana, şimdi yine hatırlıyorum, daha doğrusu az önce lisede çektirdğimiz fotoğrafı buldum , ona bakıyorum, nasıl da uzamıştı boyun, ben bodur çalılar gibi kalakalmıştım omuzlarında, arkamdan ''bücür '' diye konuşmaya başlamışlardı insanlar, ah bu insanlar dostum, evet bu insanlar, kalpsizler, alçaklar, katiller, kansızlar, niçin kendi halinde zavallı, yalnız bir çocuğa bu kadar çok yüklenirler, niçin, kendi çaresizlikleri yüzünden mi, kabilenin lanetlisi ben olduğum için mi, boyumun kısalığımdan mı , karanlık, soğuk mavi gözlerimden dolayı mı, suskunluğum muydu batan onlara, bunları artık biliyorum aslında, ama o zamanlar ne yapabilirdim, bu ana avrat masmavi göklere yumruk sallayan çocuğu hangi yumuşak, yatıştırıcı cümleler rahatlatabilirdi ki dostum....
Lisede de pek bir şey değişmedi, bütün hocaların üstüne zar attığı adam oldun, hepsi seni biyerlere yönledirmeye çalıştı, ya doktor olacaktın ya mühendis falan, o zamanlar bunlar önemli hedeflerdi, gerçi düşünüyorum da dostum bunlardan hiçbiri bile olamasan sana nasılsa kasabanın en güzel kızını verirlerdi sanırım, harika bir genç adam olmuştun, okulun futbolda takım kaptanı, okul üçüncüsü, tiyatro yönetmeni- bu arada oyunda bana yine kötü adamı oynatmanı unutamıyorum- tanrı senin için hep iyi şeyler düşünmüştü o aralar, aldığın aşk mektuplarını okurdun bana, benden akıl isterdin, şaşırırdım buna, ben o aralar babamın yolunda ilerlemeye başlamıştım, arasıra kafayı çekip günlerce ortadan kayboluyordum, yine sendin bana göz kulak olan, bir de gizli gizli belediye kütüphanesinde kitaplara vermiştim kendimi, kitaplar iyiyidi dostum, kütüphane yazları serin, kışları ılık bir akdeniz iklimi oldu bana, meyhaneden daha masrafsız ve iyiydi yazarlar, benim gibi kırık, dikiş tutturamamış adamlardı ve bu yazgılarına bayılmıştım, nihayet yalnız değildim işte, bu lanetli dünyada kendilerini sözcüklerin yalın kılıcıyla savunan aslında iyi kalpli serseri adamlar da vardı, lise son sınıfta ben de artık başka bir adam olup çıkmıştım, ama yine çok sessiz, uzak ve yabani, sen farkındaydın bendeki değişimin, bir çağlayanın ışıltılarıyla konuşuyordum ağaçlarla, tanrıyı hesaba çekiyordum senin yanında, başka hiçbir yerde konuşmuyordum ama, Kürk Mantolu Madonna romanındaki adam gibi ben de ruhunu saklamalıydım herkesten, yalnızlığımı, terkedilmişliğimi, kimsesizliğimi kalın küflenmiş kitaplara anlattım, atletizmi de bıraktım, beden hocası pek de çalışmak istememişti benimle, ve yazmaya başladım, sanırım yazmak için bütün koşullar hazırdı, insanın yazmak için biraz kafadan sakat olması gerekirdi, görüşmüyorduk son günlerde, sanırım bu sefer ciddi bir sevda durumu vardı başında ve bulutların üstünde olmalıydın, ben kasvetli evime gömülmüş durmadan yazıyordum, yaşayamıyordum çünkü, yaşayamamışlığımı yazıyordum sayfalara, böylece intikam alıyordum işte, bir tür avuntu, benim kutsal sığınağım edebiyat olmuştu...
Her şey, gideceğimiz yol belliydi sanki, daha doğrusu senin yolun belliydi, iyi bir üniversiteye gidecek ve başarılı bir doktor, mühendis, mutlaka iyi para kazandıracak bir meslek adamı falan olacaktın, ben ne yapacağıma hiçbir zaman karar veremedim, şimdi seninle konuştuğum şu dakikada bile...Benim gibi adamlar sürüklenir sadece ve ben de sürüklendim, ama sen bunları bilmiyorsun sevgili dostum, hiçbir şey beklediği gibi gitmez insanın, yaza doğru birden hastalandın, birden zayıflamaya başladın, yüzündeki o ışık solmaya başladı, erken bir yas annenini deliye döndürdü, seni görmeye geldiğim o akşam dünya bana son numarasını çekti ve ben yüzünde ölü bir adam gördüm, evet sen ölüyordun, sonra o bitip tükenmeyen tedaviler, kemoterapiler, inanamıyordum, parlak bir yıldız kayıp gidiyordu sıradan hayatlarımızn boş göğünden, ve tanrı alay eder gibi sessizce gülüyordu halimize, bir akşam yattığın hastanenin az ötesinde bir camiye gidip dakikalarca namaz kıldım, gözyaşları içinde dualara ettim, tanrım bir antlaşma yapalım, onu iyileştir ve beni al yanına, benim gereksiz varlığımı yok et, onu annesine, sevgilisine bağışla, benim paramparça yaşamımı söndür, işte böyle seslendim göklere, buz gibi bir hava, yanıyorum acıdan, camideki halıların üstünde saman çöpleri, secdelere gömüldüm, ses yok, kubbeye baktım, bir ışık, bir kıvılcım, sonra hastaneye geldim, seni görmeye dayanamıyordum, baban da seninle eriyip gitmişti, omzumda bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı, bundan sonrasını anlatmaya gerek yok, işte sen orada, bu evde, aylarca süren o acımasız günlerin tozundan sonra uzanıp yatıyorsun, şimdi gecenin üçü dostum, yüzünü göremiyorum artık, üstünde beyaz bir çarşafla yatıyorsun, sabah olacak ve seni bir çukura bırakacağız, ömrümün iyi geçen bir kaç gününü de seninle beraber toprağa vereceğim, anlamsız her şey, bir taş kadar soğuk ve katı zaman, horozlar ötüyor, hiç aldırmıyor gün ve doluyor bu yaslı eve yeniden....
Gözlerimi kapıyorum...
Hep gülümsüyorsun sen...
-BİTTİ-
B. Garibowski